bnr
 

Yörede, eskiden uzun kış günlerinde anlatılan hikayelerden:

Balıkçı Hikayesi :

Bir varmış, bir yokmuş. Zamanında bir fakir adam varmış. Her gün şebekesini (serpme ağ) alıp, denize balık tutmaya gidermiş. Serpmesini denize atıp, çıkarırmış, her ne balık tutarsa alıp evine gelirmiş. Akşam bu balıklan kızartıp çocuklarıyla birlikte yermiş.
Günlerden bir gün yine denize gitmiş. Serpmesini atmış, çıkarmış, atmış çıkarmış... Hiçbir balık tutamamış. Serpmesini son attığında, bir tane kaplumbağa kabuğu çıkarmış.
"Sabahtan beri serpmeyi atıyorum bir şey tutamadım. Bari şu kabuğu alayım, çocukların oyuncağı olsun." demiş.
Almış eve gitmiş. Çocukları onu karşılamışlar:
"Baba bugün bize ne getirdin?" diye sormuşlar.
"Bugün şansımız yokmuş çocuklar hiç balık tutamadım. Bakın son serptiğimde ne çıktı. Bir kaplumbağa kabuğu..." diye cevap vermiş.
Bu kaplumbağa kabuğunu odanın bir köşesine atmış. Evde yiyecek ne varsa çocuklarıyla birlikte yemişler, sonra da yatmışlar. Ertesi gün erkenden kalkmış, çocuklarıyla birlikte kahvaltı ettikten sonra:
"Çocuklar! Hava güneşli, gidin komşumuzun çocuklarıyla oynayın. Ben de balık tutmaya gideceğim" demiş. Şebekesini eline alıp gitmiş.
Adam gittikten sonra, bu kaplumbağa kabuğundan, ayın on dördü gibi bir kız çıkmış. Evi süpürmüş, hamur yoğurup ekmek pişirmiş, evi düzeltmiş, sonra da çeşmeye gidip testiyi doldurup gelmiş. İşleri bitirdikten sonra tekrar kabuğun İçine girmiş.
Adam akşamüzeri avlanmaktan gelince şaşırıp kalmış. Ev süpürülmüş, ekmek pişirilmiş, içme suyu getirilmiş. Çocuklarını çağırıp sormuş:
"Çocuklar, bugün akrabalarımızdan biri mi geldi?" diye.
"Babacığım biz kimseyi görmedik!" diye cevap vermişler. Adam kendi kendine: "Her kim bu işleri yaptıysa, Allah onun hayırlarını kabul etsin." demiş. Ertesi gün yine sabahtan balık avlamaya gitmiş. Geldiğinde yine evi temizlenmiş, ekmeği pişirilmiş, testiyi suyla doldurulmuş bulur.
"Yarın ben bu evi gözleyim de, bu işleri kimin yaptığım öğreneyim." diye düşünmüş.
Ertesi gün sabahtan, yine balık avlamaya gidiyormuş gibi evden çıkar, çocuklarını komşulara gönderir. Evin arka tarafını dolanıp pencereden içeriyi gözlemeye başlar.
Biraz sonra kaplumbağa kabuğundan, ayın on dördü gibi bir kız çıkmış, evi süpürmüş, hamur yoğurmuş, ekmek pişirmiş, testiyi alıp su doldurmaya gitmiş. Kız evden uzaklaşınca adam içeri girip kabuğu ateşe atmış. Kız su doldurmak için yolda giderken kabuğun kokusunu almış. Testiyi elinden atıp hemen eve gelmiş. Adamı içeride ateşin yanında görmüş:
"Ben seni zengin ederdim. Ama sen kabuğumu yakmakla buna mani oldun." demiş.
"Sen bana kafisin, benim parada mülkte gözüm yok, mutlu olmam için senin güzelliğin yeter de artar." demiş.
Bu günden sonra kız adamın kansı olmuş. Adam her gün eskisi gibi balık avlamaya gidermiş. Ne tutarsa onu yerlermiş. Kız da el işi yaparmış. Kızın işlediği mendilleri adam her Perşembe, pazara götürüp satarmış. Böylece geçinip giderlermiş.
Günlerden bir gün, o ülkenin sultanı, veziriyle pazarı denetliyormuş. Sultan bu mendilleri adamın önünde görünce kadına aşık olmuş.
"Bu mendilleri işleyen kimdir?" diye sormuş. Adam da:
"Benim karım işliyor sultanim!" demiş.
Sultan veziriyle saraya geldikten sonra. Vezirine:
"Ben o mendilleri işleyen kadını istiyorum, ona aşık oldum." demiş.
"Kızı nasıl alabileceğimi söyle?"
"Aman sultanım, evli bir kadını nasıl alırsınız, sonra millet ne der?" diye söylemiş. Ancak onu bu kararından vazgeçirememiş. Bunun üzerine vezir sultana:
"Kadının kocasını çağıralım huzuruna gelsin, ondan üç tane istekte bulunun, onu zorluklara sokun. Eğer zorluklan aşıp isteğinizi yerine getirirse ona bir şey yapamazsınız, ama isteklerinizi yerine getiremezse onun karısını alırsınız" demiş.
Sultan bu öneriyi kabul etmiş ve adamı huzuruna çağırtmış. Adamı Sultanın huzuruna getirmişler. Adam yalvarmaya başlamış:
"Ey bu zamanın maliki beni affet!" "Eğer Allah seni affederse, ben affetmem." demiş Sultan.
Ve ona: "Senden bir salkım üzüm istiyorum, bu salkım üzümden askerlerimin hepsine, onların askerlerine ve uyuz köpek ile yavrularına yedireceksin" diye isteğim bildirmiş. Sultanın isteğini öğrendikten sonra adam evine doğru yürümüş. Giderken bir yandan ağlıyor, bir yandan da kara kara düşünüyormuş. Eve gelince kansı:
"Hayrola ne bu hal?" diye yormuş.
"Ah, ah! Kancığım ah! Beni ne belalara soktun?"
"Neyin var?"
"Sultan benden böyle böyle şeyler istedi."
"Eee... Bunlar basit şeyler. Beni denizden çıkardığın yere kadar git: 'Ey kaynana! Ya şennani bitt-kenani (anlamsız kalıplaşmış sözler) kızın aş örüyor bir salkım üzüm göndermeni istiyor." diye bağırırsın demiş. Adam kaplumbağa kabuğunu çıkardığı yere kadar gitmiş ve karısının söylediği gibi:
"Ey kaynanam! Ya şenani bitt-kenani kızın aş örüyor bir salkım üzüm göndermeni istiyor." demiş.
Kaynanası bir salkım üzüm koparıp, bir sepetin içine koymuş ve sepeti de dalgaların sırtına vermiş. Dalganın biri alıp öbürüne vermiş, biri alıp ötekine vere, vere sepet sahile ulaşmış. Adam sepeti alıp bakmış:
"Bu salkım üzüm bu kadar kişiye nasıl yetsin." diye düşünmüş. Salkımdan bir tane koparıp yemiş. Kopardığı yerde iki tane bitmiş. Bu sefer üç tane koparıp yemiş. Altı tane bitmiş. Doyuncaya kadar yemiş, bu üzüm salkımı eksilmemiş. "İnşallah bütün şehre yetecek!" diye düşünerek sevinmiş. Önüne çıkan herkese bu üzüm salkımından yedirmiş. Böylece, sultanın askerlerine, askerlerinin askerlerine, uyuz köpeğe ve onun yavrularına yedirmiş, bu, üzüm salkımı, hiç eksilmemiş. Adam sultanın isteğini yerine getirmiş. Güle oynaya sevinç içinde evine gitmiş.
Bir iki gün sonra sultan vezirini yine çağırmış:
"Ben bu fakir adamın karısını istiyorum." demiş. Vezir:
"Aman Sultanım dellendin mi? Adam isteğinizi yerine getirdi."
"Ben anlamam, bana bir çare bul, o kadını istiyorum."
Vezir:
"Adamı, başka bir zorluğun içine sok, isteğini yerine getiremezse karısını alırsın." diye söylemiş.
Adamı çağırtmışlar. Sultan isteğini bildirmiş:
"Bana bir parça yün getireceksin. Bu yün parçasıyla, askerlerimi, askerlerimin askerlerini ve uyuz köpekle yavrularını örteceksin."
Adam yine yalvarıp yakarmış:
"Ey bu zamanın maliki! Beni affet, kanmı benden alma!" Sultan:
"Seni Allah bile affetse ben affetmem." diye karşılık vermiş. Adam ağlaya ağlaya eve gitmiş. Kan sına durumu anlatmış:
"Sultan, bu sefer benden bir yün parçası bulmamı, sonra da bu yün parçasıyla bütün şehri, onun askerlerini, askerlerinin askerlerini, uyuz köpekle yavrularını örtmemi istedi."
Kadın kocasına:
"Eee... Bunda ağlayacak ne var? Beni denizden çıkardığın yere kadar git.
Oradan: 'Ey Kaynanam! Ya şennani bitt-kenani, kızın doğum yapacak, çocuğuna yatak yapması için bir parça yün gönder!' diye bağırırsın. O sana gönderir, alıp getirirsin."
Adam, kabuğu çıkardığı yere kadar gitmiş ve karısının söylediği gibi bağırmış. Kaynanası cevap vermiş. Biraz sonra bir çuval yün doldurup dalgaların sırtına atmış.
Dalganın biri almış önündekine vermiş, öbürü önündekine vere vere bir çuval dolusu yün sahile vurmuş. Adam çuvalı almış:
"Bu kadarcık yün bütün şehri nasıl kaplar?" diye düşünmüş. Bir yandan da harardan bir parça yün almış, aldıkça gerisi gelmiş. Denizden, Döver köyüne, oradan Harbiye dağlarına, oradan Antakya'ya şehrinin bütününü dolaşmış, bu yün bitmemiş. Gün ortası olmasına rağmen adam her tarafi yünle örttüğü için, şehir karanlıklara bürünmüş. Bunu gören sultanla veziri fakir adamın kendi isteklerini yerine getirdiğini anlamışlar.
Fakir adam, evine gitmiş. Birkaç gün sonra sultan yine vezirini çağırmış. Fakirin karısını istediğini söylemiş. Vezir:
"Fakirin yerine getiremeyeceği bir şey iste... O zaman karısını alırsın." demiş. Adamı çağırtmışlar. Sultanın huzuruna gelmişler.
Adam:
"Beni affedin saadetin sultanı! Ben sizin isteklerinizi yerine getirdim. Daha ne istersiniz? Bırakın da kanmla mutlu bir şekilde yaşayayım." demiş. Sultan: "Allah seni affetse, ben seni affetmem. Senden iki günlük bir çocuk getirmeni istiyorum. Bu çocuk yirmi tane yalan söyleyecek ve her bir yalan ötekinden daha yalan olacak." demiş. Adam çaresiz:
"Sultanın emrine karşı gelinmez." diyerek, bu isteği kabul etmiş. Bir yandan da böyle bir çocuğu dünyada bulamayacağım düşünerek, ağlayarak eve gelmiş. Kansı onu görünce: "Hayrola! Yine ne var nedir bu surat?" diye sorular sormuş. Adam karısına Sultanın, kendisinden İki günlük bir erkek çocuğu istediğini, bu çocuğun sultana yirmi tane yalan söylemesini ve her yalanın ötekinden daha yalan olacağım söyler. Karısı:
"Adam sen de bunun için ağlanır mı? Bundan daha kolayı var mı? Beni denizden çıkardığın yere git. Oradan: 'Ya senam bett-kenani!' diye bağır, annem sana cevap verecektir. O zaman annemden, küçük kardeşimi istersin. Ona: 'Kızın kardeşini çok özlemiş. Onu gönder de görsün.1 dersin. Oda kardeşimi gönderir. Onunla birlikte sultanın huzuruna çıkarsın, gerisini kardeşim yapar." demiş. Adam, denize gitmiş. Kaplumbağa kabuğunu çıkardığı yerde bağırmış:
"Ya şenani bitî-kenani! Kızın küçük kardeşini özlemiş, onu görecekmiş. Onu gönder de görsün." dîye bağırmış.
Denizden kaynanası cevap vermiş:
"Olur enişte, sen biraz bekle onu beşikte yatınp göndereyim." demiş. Kaynana, küçük oğlunu beşiğe yatırmış ve güzelce bağlamış. Dalgaların sırtına beşiği bırakmış.
Dalganın biri alıp ötekine vermiş, öteki dalga diğerine vermiş... Böylece beşik sahile vurmuş. Adam beşiği görünce sevinmiş.
Beşik sahile vurur vurmaz, çocuk beşikten kalkmış:
"Selamünaleyküm enişte!" diye selam vermiş. Eniştesi de:
"Al ey kümü selam kaynım, hoş geldin." demiş. Çocuk:
"Hadi gidelim."
"İstersen seni taşıyım." "Ben yürürüm. Sağol!" demiş çocuk. Enişte önde, kaynı arkada yürümüşler, eve gitmişler. Çocuk ablasını selamlamış, hal hatırım sormuş. Sonra da eniştesiyle birlikte sultanın sarayına gitmişler. Sultanın huzuruna çıkmışlar. Sultanı ve veziri selamladıktan sonra sultan;
"Oturun, hoş geldiniz. Hadi bakalım yalanlarına başla" demiş. Oturmuşlar ve çocuk anlatmaya başlamış:
"Ey saadetimizin sultanı! Ben zamanında gençtim, tavuk çobanıydım. Bütün köy halkının tavuklarını ben otlatırdım. Bütün tavukları tanırdım, hangi tavuk kimin, hangi tavuğun yumurtası hangi tavuğa ait? Hepsini bilirdim, bir bir."
Sultan: "Ya latifi (Allah, Allah!)"
Çocuk: "Şimdiden başladık mı? Sen istedin, anlat dedin. Kalk enişte, kalk gidelim. Bunlara bir şey anlatılmaz."
"Anlat, devam et."
"Bir gün, bu otlattığım tavuklardan bir tavukla bir horoz benden kaçtılar. Onları aramaya başladım. Buradan Kel Dağı'na kadar gittim. Dağın tepesine çıktım. Oradan sağa sola baktım. Onlan, Kıbrıs tarlalarında harman yaparken gördüm. Sultan: "Ya latifi Ne biçim yalan?"
Çocuk: " Yine başladık mı? Anlat dedin anlatıyoruz. Kalk enişte kalk gidelim. Buna bir şey anlatılmaz."
Sultan: "Anlat, devam et."
"Ey saadetin sultanı! Kıbrıs'a gittim. Oradakilere: (Bu horozla, tavuk benim; ben onları otlatırken benden kaçtılar.' dedim. 'Onlrı arıyorum, burada olduklarını gördüm almaya .geldim.', 'Eee... sana veririz.' dediler. 'Biz onlarla harman yaptık, kirasını vermeyecek miyiz?'
Sultan: "Ya latifi Ne biçim yalan?"
Çocuk: "Yine mi başladık? Kalk enişte kalk gidelim. Bunlara bir şey anlatılmıyor. İkide bir sözümü kesiyorlar."
Sultan: "Anlat, anlat..."
"Horozla tavuğu bana verdiler. Ancak horoz sırtından yaralıydı. Bana dediler ki: 'bir tane ceviz yakarsın onu bir güzel kaynatırsın, sonra da yaraya sürersin, kısa zamanda iyileşir.' Eve gittim ve onların dedikleri gibi bîr ceviz yaktım, onu kaynattım sonra da horozun yarasına sürdüm. Ey saadetin Sultanı! Gel gör ki, bu horozun sırtında büyük bir ceviz ağacı yeşerdi."
Sultan: "Ya latifi Ne büyük yalan."
Çocuk: "Yine başladık mı? Kalk enişte kalk gidelim."
Sultan: "Devam et, anlat..."
"Bu ceviz ağacı o kadar büyüdü ki, bu toprakların hepsini kapladı!"
Sultan: "Ya latifi ü"
Çocuk: "Kalk enişte, kalk..."
Sultan: "Anlatmaya devam..."
"Bu ağaç çok büyüdü, yeşerdi, meyve verdi. Ey saadetin sultam, mülk tatlıdır. Meyvelerini toplamak için, kırk kişi çubukla silkeledi, kırk kişi topladı, kırk gün kırk gece bitiremediler."
Sultan: "Ya latifi Yalanın da böylesini hiç duymadım."
Çocuk: "Kalk enişte kalk gidelim, ikide bir sözümü kesiyor, buna bir şey anlatılmaz."
Sultan: "Otur, anlatmaya devam..."
"Meyveleri topladıktan sonra, çıktım ağacı inceledim. Koparamadığımız ceviz var mı? diye. Ağacın tepesinde bir hevenk ceviz kalmış. Bir kesek aldım, cevizlere fırlattım.Gel gör ki; kesek ceviz ağacının tepesinde küçük bir tarlaya dönüştü."
Sultan: "Ya latif!"
Çocuk: "Kalk enişte kalk gidelim..."
Sultan: "Anlat..."
"Gittim. Öküzleri karasabanı, boyunduruğu, meşesi bu cevizin tepesindeki küçük tarlaya çıkardım. Tarlayı bir iki kez sürdüm. Bir gün güneşlettim; sonra da susam ektim. Oradan iki kiracı geçiyorlardı; selam verdiler: Ne ekiyorsun böyle?/ diye sordular. Ben de: 'Susam ekiyorum.' dedim. Bu güzel toprağa karpuz ekersen her bir karpuz davul gibi olur, çok kazanırsın' dediler. Ey saadetin sultanı! Tarlaya ektiğim susamları tane tane topladım ve ölçüye vurdum. Ne eksildi ne de arttı. Sadece bir susam tanesini topal bir karınca götürüyordu."
Sultan: "Ya latifi"
Çocuk: "Yalanlamaya başladık mı yine?"
Sultan: "Anlat, anlat..."
"Susamı topladıktan sonra, tarlaya karpuz çekirdeği ektim. Karpuzlar kısa sürede davul kadar büyük oldular. Mülk tatlıdır. Bu karpuzların arasında dolaşmaya başladım. İçlerinden en büyüğünü beğenip seçtim. Bıçağımı çekip karpuza sapladım. Bıçak elimden kurtulup karpuzun içine girdi. Ben de arkasından girdim. Ne görsem beğenirsiniz, karpuzun içinde; evler, sokaklar, dükkanlar (bakkal), kasaplar... vb. Kasapların önünden geçerken bıçağımı kasabın birinin elinde gördüm. İçeri girdim:
"Bu benim bıçağım" dedim.
O: "Hayır bu benim bıçağım" dedi.
Böylece kavga etmeye başladık. Çocuk, kasapla çekişmelerini anlatırken, bıçağını cebinden çıkarıp sultanla vezirini öldürmüş. Sonra da:
"Kalk enişte, kalk gidelim, böylece sultandan da vezirinden de kurtulduk." deyip evlerine gitmişler. Hikayeyi anlattık böylece yanınızda koymuş olduk.